19 Eylül 2009 Cumartesi


“./.. tanrı tanığımdır ki, asla
dünyanın sonu için dua etmedim ./..”
kızılağaçlar kralı – m. fourier

ben uyuyorum, kafam çatlayacak gibi ağrıyor, uyuyamadım iki haftadır. sıcak içimde sanki, içimde herkes. nem vücudumun üstünde ikinci bir kabuk gibi kaplıyor bedenimi, ıslak, yapış yapış. çocuk öldü. yaşlı kadının ağıtı uyutmuyor beni iki haftadır. on üç gece oldu. pek konuşmamıştım onunla. bir iki defa düştüğünde kanayan dizlerini silmiştim o kadar. çocuklara yaklaşmam ben, uzun zaman önce bıraktığım masum gülüşmelerimin hatırına, umutsuzluğun gözlerimden gözlerine bulaşmasından korkarım. yine de dizlerim yaralandığında sadece dizlerim yüzünden ağlayamadığımdan, çocuk sevinçlerini kıskanırım biraz.
çocuğu gördüm ölürken. sıkıntılı bir geceydi gene. küçük iniltilerini duyup kalkmıştım yataktan. sıcaktı kıyametin beşinci atlısına inandıracak kadar. yastığında terden sırılsıklam olmuş başını okşayarak bindirdim, kızılağaçlar kralınının atının terkisine. benim çocuğummuş gibi veda ettim. oysa çocukları sevmem ben, uykuda çocuk ölümlerini de. derin bir nefes alıp gitti. ninesi geldi yanıma, elimi tuttu çektim hemen.
o zamandan beri uyuyamadım. geceleri birşeyler olur diye. kadın ağlamadı, “döner” dedi yanındakilere “çocuklar ölmez”, ama olmuştu işte.
anlayamadığım bir şeyler oluyor. belki de buhranlı sıcaktan, ölüm bir garip çarpıyor insanı. buraya geleli bir ayı geçmesine rağmen aşçının sol elinin olmadığını, mutfaktaki çelimsiz küçük kızın, ki odaları temizleyen de o sanırım, dilsiz olduğunu yeni farkettim. unutmuşum. bana cevap verdiğini anımsıyorum oysa, ince cam kesiklerine benzer, tiz kırıklı sesini. öyle hatırlıyorum, yoksa uyuyor muydum?
yaşlı kadın sinsice izliyor beni. yalnızlık huzuru kovuyor gölgemden. paranoyamı ince ince işliyor. kaç zamandır burdayım; hep bunu istemiş olduğumu hissetsem de, nerden geldiğimi, neden geldiğimi unutuyorum artık. işe yarıyor kaçışım.
penceremin altında ağlayan kadını susturamıyorum. yeter! uyuyamıyorum acısından. sesi kederli çocuklarını doğuruyor öfkenin, korkunun çaresiz gırtlağını sıkıyor. sıkıyor, ama gecelerdir öldüremiyor. sabahları yardım çağrısına devriliyor ağıtı, sessizce yas tutuyor.
bana kendi babannemi hatırlatıyor nedense. bütün yaşlılar birbirine mi benzer? buruş buruştu yüzü, sevmediğim keskin mavi gözleri vardı.. siyah basmadan bir eteklik giyerdi, yeşili solmuş entarisi üzerine. ben bu iri yarı yorgun kadından uzak dururdum. belki ondandır yaşlıları sevmem ben, gözlerinden gözlerime kabulleniş bulaşır diye korkarım.
çocuk öldüğünde elimi tutmuştu da çekmiştim hemen. “çok güzel kokardı” demişti. ölümün çürümüşlüğü uykusunda çöreklenmişti çoktan. güzel kokmuyordu şimdi. “çok güzel kokardı hep.” “bulut gibi” on üç gecedir, kederin olağan haykırışlarından, iç çekmelerden başka ses duyulmuyor evde. kimse konuşmuyor. o şimdi nerede? ejdarhalarla atçılık oynuyor, çikolata dağlarına tırmanıp, karamela nehirlerinden su içiyor olabilir. masallardaki cennete gitmiştir. belki.. çocuklar için ayrı cennetler olmalı, inanmaya daha yakın.
uyuyamıyorum. gözlerim ağrıyor. kitabımın sayfaları yırtıldı nemden. ne zamandı hatırlamıyorum. o kızla konuşmuştum ben. evet! çocuğun adını söylemişti bana. nasıl oldu peki? rüya mı gördüm? çocuğun adı yağmur demişti. doğduğu zaman toprağı yırtmış seller. şimdi uğultulu sessizlikler olmuş kelimeleri. nasıl oldu? ne zaman uy(k)uyakaldım.
deliriyor muyum? nice kaçıştan, kandırmacadan sonra olmayana mı sattım ruhumu?
çok sıcaktı çok. buraya geldiğimde yüreğimdeki kötülüğü derimden sızan tuzla atarım sandım. oysa ağlayamıyorum bile. sıcaktan kusuyorum. terden. yorgun kendimden.
başımı yastığımın altına saklıyorum acımdan boğulmak için. uyudum mu? uyuduysam bile unutmuşum. garip bir keder ve huzur duyuyorum. küçücük bir düş gördüm. yapabileceğimin en iyisini yapıp ölmüşüm. kanamaktan korkuyorum. çoktan yitirdim cesaretimi.
geçen gece yüzümü yıkarken, su etimi kesti. başımı aynaya kaldırdığımda, silinmesini istediğim ne varsa silinmişti kırmızıya. yüzümü içime yırtıyorum, gülmüyorum orda acıya. aynaları örttüm. yalnızlığımı kendime saklıyorum. başkası ben olmaya katlanabilir mi? hiç sanmıyorum. ne zamandır bir başkası gibi düşünmedim kendimi? artık yokum.
yaşlı kadın gözlüyor beni, biliyorum. delirmemek için inanmak zorundayım. uyumalı mıyım? neyi bekliyorum öfkeyle? penceremin önünde ağlayan kadın bir ara sustu. sabahın dördüydü. merdivende sessiz ayak sesleri, kapı eşiğinde dört çirkin gölge. karanlık. ne zamandı son gördüğüm çocuğu? elimde olmadan bekliyorum. hatırlamanın sınırlarında gidip gelerek, merdivenden çıkan küçük ayakları, eski ahşap merdivenin gıcırtılarını dinliyorum. sesler ve gölgeler büyüyor büyüyor ve gecenin keskin siyahını bulantılı bir griye boyuyorlar. beni görmelerini istemediğim halde, çocukça bir merakla kapıdan ayrılamıyorum. yüzlerini görmek, ölümüme bakmak istiyorum. delirdim mi çoktan? neden gözlerimi alamıyorum çirkinliklerinden, çamur yüzlü sarı dişli çocukların! sıcaktan başım dönüyor. ilerleyişlerini seyrederken dua ettim, beni almaya gelen zebanilerin bu kadar soğuk yüzlü olmamaları için ölürken. beni almaya geldiklerini neden düşündüm? istedikleri umutsuzluk damarlarımda aktığı için belki. neden bu kadar sıcak! başım çatlayacak gibi, ateşi kusmak istiyorum! içim çatlayacak gibi sızlıyor. ağlayamıyorum. aşçının sol eli miydi peşlerinden sürüklenen? kızın çatal dili mi? kapı aralığında öylece durdum. en sondaki gördü beni, beklentisiz sinsi bir bakışla süzdü. şimdi uyuyabilir miyim? beni gördü. neden duruyorum hala? cama bakar gibiydim. kendimi gördüm.
niçin kalkamıyorum sabaha? kadın gözlerime bakıyor. hep baktı. “gözlerin” dedi “bebeğime benziyor. duru bal rengi.” “gözlerim” dedim. “gözlerin” diye tekrar etti. “gözlerin yağmuruma benziyor.” yağmurdan ve o yaşlı kadından tiksiniyorum. usulca tıslayarak gözlerimi yedi. dayanamadım sesine, bakışlarımı kaçırdım uzaklaştım hemen. dayanamadım bayıldım. korkusuna yenildim düşüşün. gözlerimi yiyecekler? öyle olduğunu biliyorum. kapatırsam, açmazsam. uyanmazsam alamazlar etimi. gözlerim kan çanağı, ağladım sonunda sıcaktan. yüzümü göremiyorum. gözlerimi alacaklar biliyorum; kadın gözlerimi verdi onlara. kızın dili gibi, aşçının eli gibi. gözlerimi çocuğa kurban ettiler. bu gece öleli on üç gün oldu. ne zaman çürümeye başlar ölüler? bu gece gözlerimi alıp çocuğa verecekler. oysa ne kadar uyumak istiyorum. kapımı kilitledim. seslerini duyuyorum. gözlerimi veremem. gözlerim olmadan, düşleyemem. aç saatlere uyanıyor gece, zaman soluksuz. gözlerimi veremem, çocuklara bile...
yüzler gelip geçiyor aklımdan. tanıdık nefesler, aşık olduğum tenler, dingin yüzler.. ben düştüğüm yerden kalkamıyorum. elimi kımıldatamıyorum, ayaklarımı. “gözlerini aç!” diye haykırdı biri. konuşamıyorum ki. cehennemin bu kıyısında, sıcak yutuyor sesimi. her defasında bir kere daha yanacak kadar yanmalı demişlerdi. kemiklerim korlaşana kadar kara ateşe baktım ben. gözlerim de yandı. savaşacak etim kalmadı hiç.

Take this kiss upon the brow!
And, in parting from you now,
Thus much let me avow-
You are not wrong, who deem
That my days have been a dream;
Yet if hope has flown away
In a night, or in a day,
In a vision, or in none,
Is it therefore the less gone?
All that we see or seem
Is but a dream within a dream.


I stand amid the roar
Of a surf-tormented shore,
And I hold within my hand
Grains of the golden sand-
How few! yet how they creep
Through my fingers to the deep,
While I weep- while I weep!
O God! can I not grasp
Them with a tighter clasp?
O God! can I not save
One from the pitiless wave?
Is all that we see or seem
But a dream within a dream?

(Edgar Allen Poe, A Dream Within A Dream)

"I have no name;
I am but two days old."
What shall I call thee?
"I happy am,Joy is my name."
Sweet joy befall thee!

Pretty joy!
Sweet joy, but two days old.
Sweet Joy I call thee:
Thou dost smile,
I sing the while;
Sweet joy befall thee!
(William Black, Infant Joy)



Kendimi bırakmam gerek. Özgür olmam. Kendim olmam. Yoruldum. Ben olmaktan. Düşününce nelere sebep olduğumu ölmek yada yok olmak tek çözüm gibi.
Bir kelebeğin son anlarını yaşaması gibi. Gitmeliyim. Gitmem gerek. Olmalı. yok. olmalı. Birini öldürmeliyim. Hem de en istemediği zamanda. Beklemezken. Kendimi mükemmel cinayetle. Cinayet diye tanımlamadığım bir olayı yaratarak. Birini öldürmeliyim.
Cinayete kurban etmeliyim kendimi. Hem katili hem kurbanı oynayarak. Yapabilir miyim gerçekten. Denedim mi? Gerçekten yapabilir miyim?

Bitirmek gerek bir şekilde. En güzel şekilde. Sessizce ve gelmemiş gibi bu dünyaya çekip gitmek karanlığa. Yapmak istediğim. Düşlediğim. Dün bulutları seyrettim açık lacivert göğünde bir İstanbul gecesinin. Aylardan ağustos. Nemini yemiş rüzgarı boğazın ve derin bir sır taşıyor içinde. Benim sırrım, şehrin sırrı yada içinde yaşadığım bu dünyanın. Ben buralı değilim çoğu gibi. Yalnızım olabildiğine yalnız. Kimse yok. Konuşuyorum, gülüyorum, ağlıyorum, uyuyorum. O kadar yoruldu ki bedenim ve ruhum, yüzyılları kaplasa geceler uyumak için yetmez gibi geliyor.

Duyguların bir amacı olmadığını, sözcüklerin bir bıçak kadar keskin olup kurtarıcı yada katil olabileceğini öğrenmeden çok önce kendi masalımı yazmaya ve inanmaya başlamıştım ben. Çocukken o kadar kolaydı inanmak, kaçabilmek korkutucu hayaletlerden. Büyümüş benliğimin kendi hayaletlerini yaratacağını bilsem ve kendi yarattıklarımdan daha fazla korkacağımı öngörmüş olsam, öldürürdüm içimdeki kendimi. Masalları yakardım, ateşlere boğardım hiç acımadan.

../.
Presently my soul grew stronger; hesitating then no longer,"Sir," said I, "or madam, truly your forgiveness I implore;But the fact is, I was napping, and so gently you came rapping,And so faintly you came tapping, tapping at my chamber door,That I scarce was sure I heard you." Here I opened wide the door;---Darkness there, and nothing more.
./..

(Edgar Allen Poe, The Raven)